Kurtuluş Savaşı’nın son kurşunu atıldığında Anadolu yorgundu. Şehirler yanmış, köyler boşalmış, okuma yazma bilenler azalmıştı. 1 Kasım 1922’de Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı; altı yüzyıllık bir hanedanın son padişahı iki hafta sonra bir İngiliz gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı.
Geriye büyük bir soru kalıyordu: Bu millet nasıl bir devlette yaşayacaktı? Mustafa Kemal’in cevabı, hayatının son on beş yılını dolduracaktı. Bu sayfa, o on beş yıldır.
Annesinin mezarı başında
Zafer kazanılmıştı, ama en çok sevindirmek istediği insan onu uzun süre göremeden öldü.
Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1923’te İzmir’de, Karşıyaka’daki evde hayata gözlerini yumdu. Oğlu o günlerde Batı Anadolu’da yoldaydı; haberi uzakta aldı ve cenazeye yetişemedi.
Ocak sonunda İzmir’e geldiğinde ilk iş annesinin mezarına gitti. Yakınlarının anlattığına göre uzun süre mezarın başında sessizce durdu. Ardından yaptığı konuşmalarda annesinin kaybını, milletin uğrunda katlanılan kayıplardan biri olarak andı; millet egemenliğini korumak için gerekirse canını vermeyi bir namus borcu saydığını söyledi.
Selanik’te bir gümrük memurunun dul eşi olarak yoksullukla çocuk büyüten kadın, oğlunun kurduğu yeni devletin ilanını göremedi. Bugün Karşıyaka’daki mezarı, Türkiye’nin bütün annelerini simgeleyen bir anıttır.

Latife Hanım
Annesinin ölümünden iki hafta sonra, 29 Ocak 1923’te İzmir’de Latife Hanım’la evlendi.
Latife Hanım, İzmirli tüccar Uşakîzade Muammer Bey’in kızıydı; Avrupa’da hukuk okumuş, birkaç dil bilen, kültürlü bir kadındı. Nikâhtan sonra eşiyle birlikte Anadolu gezilerine katıldı. Yüzü açık, eşinin yanında halkın arasında yürüyen bir “hanımefendi”, o yıllarda birçok kişi için yeni bir görüntüydü.
Evlilik uzun sürmedi; 5 Ağustos 1925’te ayrıldılar. Latife Hanım ömrünün geri kalanında bu evlilik hakkında konuşmadı, anılarını yayımlamadı. İkisi de birbirine olan saygıyı sessizlikle korudu.

Masada kazanılan zafer
Cephede kazanılanın kâğıda da geçmesi gerekiyordu. Bunun yeri İsviçre’nin Lozan şehriydi.
Türk heyetinin başında İsmet Paşa vardı. Görüşmeler Kasım 1922’de başladı, Şubat 1923’te kesildi, Nisan’da yeniden açıldı. Kapitülasyonlar, borçlar, sınırlar ve azınlıklar konusunda aylarca süren pazarlıklar oldu. İsmet Paşa, Ankara’dan aldığı talimatla, bağımsızlığı zedeleyecek hiçbir maddeye imza atmadı.
24 Temmuz 1923’te antlaşma imzalandı. Sevr’in parçaladığı ülke, kendi sınırlarıyla ve tam bağımsız bir devlet olarak dünyaca tanındı. Yüzyıllardır yabancılara ayrıcalık tanıyan kapitülasyonlar kaldırıldı.
Ekim başında son işgal askerleri de İstanbul’dan ayrıldı. 6 Ekim 1923’te Türk birlikleri şehre girdi.

Cumhuriyet
13 Ekim 1923’te Meclis, Ankara’yı yeni devletin başkenti ilan etti. On altı gün sonra devletin adı da konuldu.
Ankara o gün küçük, tozlu bir bozkır kasabasıydı. Ama Millî Mücadele’nin yönetildiği, Meclis’in toplandığı yerdi. İstanbul’un sarayları yerine, milletin kendi elleriyle kurduğu bu kasaba seçildi.
29 Ekim 1923 akşamı Meclis, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan değişikliği kabul etti: “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyet’tir.” Aynı oturumda Mustafa Kemal Paşa, oyların tamamıyla ilk cumhurbaşkanı seçildi. O gece Ankara’da top atışlarıyla kutlandı.
Kırk iki yaşındaydı. Hayatının geri kalanı, bu kelimenin içini doldurmakla geçecekti.

Tek bir günde üç kanun
3 Mart 1924’te Meclis, aynı gün içinde üç kanun kabul etti. Bunlar yeni devletin yönünü kesin olarak belirledi.
Birincisi halifeliği kaldırdı; Osmanlı hanedanının üyeleri yurt dışına çıkarıldı. İkincisi, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’ni kaldırdı. Üçüncüsü Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ydu: Ülkedeki bütün okullar Maarif Vekâleti’ne, yani tek bir millî eğitim sistemine bağlandı.
Bundan böyle bir çocuğun ne okuyacağını mahallesi, cemaati ya da yabancı bir misyon değil, devletin bütün çocuklar için aynı olan okulu belirleyecekti.
“Tevhid-i Tedrisat”, öğretim birliği demektir. Medreseler, yabancı okullar ve yeni usul mektepler gibi birbirinden kopuk yapıların yerine, herkese açık ve laik tek bir okul düzeni kuruldu.
Öğretmenlere
Beş yıl önce bir vapurdan indiği Samsun’a, Eylül 1924’te bu kez cumhurbaşkanı olarak döndü.
Hamidiye kruvazörüyle gelmişti. Şehirde öğretmenlerle buluştu ve onlara cephedeki askerden farksız bir görev yükledi: Milleti cehaletten kurtarmak. Bu konuşmanın en bilinen cümlesi, bütün okullarda duvarlara yazılacaktı.
“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir.”
Samsun’da öğretmenlere konuşma, 22 Eylül 1924 · Söylev ve Demeçler II
Mürşit, yol gösteren demektir. Ona göre yeni Türkiye’nin pusulası, ezber ve gelenek değil; gözlem, deney ve akıl olmalıydı.

Elinde bir şapka
Ağustos 1925’te Kastamonu’ya geldiğinde başında kalpak yoktu; elinde bir panama şapkası vardı.
Bunu bilerek, en muhafazakâr bilinen bölgelerden birinde yaptı. Kastamonu’da ve birkaç gün sonra İnebolu’da halka seslendi: Medenî milletlerin kıyafeti neyse, Türk milletinin kıyafeti de o olmalıydı. Kıyafetin bir kılık meselesi değil, bir zihniyet meselesi olduğunu anlatıyordu.
25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu çıktı. Aynı yıl tekke ve zaviyeler kapatıldı; ardından uluslararası saat ve takvim kabul edildi. Türkiye, günü ve yılı dünyanın geri kalanıyla aynı saatle saymaya başladı.

Bozkırda bir çiftlik
1925 baharında, Ankara’nın batısında, kimsenin bir şey yetişeceğine inanmadığı çorak, bataklık bir arazi satın aldı.
Amacı halka örnek olmaktı: Bu topraklarda modern tarım yapılabileceğini, ağaç yetişebileceğini göstermek. Bataklıklar kurutuldu, fidanlar dikildi; zamanla çiftlikte süt fabrikası, bira fabrikası, fırın ve atölyeler kuruldu.
Çiftliğe sık sık gelir, bazen arabayı kendisi sürerdi. 1937’de çiftliklerini hazineye bağışladı. Bugün Atatürk Orman Çiftliği adıyla Ankara’nın ortasında yaşıyor.

Yeni bir aile hukuku
17 Şubat 1926’da Meclis, İsviçre Medeni Kanunu’ndan uyarlanan Türk Medeni Kanunu’nu kabul etti. Kanun 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi.
Bu kanunla tek eşlilik esas oldu. Evlilik devlet memuru önünde kıyılan resmî nikâhla yapılacaktı. Boşanma hakkı kadına da tanındı; mirasta kız çocuğu ile erkek çocuk eşit sayıldı. Mahkemede bir kadının tanıklığı, bir erkeğinkiyle aynı değerdeydi.
Bir sabah uyanan Türk kadını, kâğıt üzerinde de olsa, kocasının ve babasının eşiti olmuştu. O kâğıdın hayata geçmesi zaman alacaktı; ama kapı artık açıktı.
Altı gün süren konuşma
Ekim 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurultayında kürsüye çıktı ve altı gün boyunca, toplam otuz altı saati aşan bir konuşma yaptı.
Konuşma, Millî Mücadele’nin başından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yaşananları belgeleriyle, telgraflarıyla, kendi gözünden anlatıyordu. Sonradan “Nutuk” adıyla kitap olarak basıldı.
“1335 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.”
Nutuk’un ilk cümlesi · 1927
Konuşmanın sonunda gençliğe seslendi. Bugün her okulda okunan “Gençliğe Hitabe”, işte bu altı günlük konuşmanın son sayfalarıdır.

Kara tahtanın başında
Arap harfleri Türkçenin seslerini karşılamıyordu; okuma yazma öğrenmek yıllar alıyordu. Halkın büyük çoğunluğu okuyamıyordu.
1928 yazında bir komisyon, Latin harflerine dayanan yeni bir Türk alfabesi hazırladı. 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul’da, Sarayburnu’ndaki bir halk şenliğinde, yeni harfleri ilk kez halka kendisi duyurdu.
“Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.”
Sarayburnu konuşması, 9 Ağustos 1928 · Söylev ve Demeçler II
Sonraki haftalarda Anadolu’yu dolaştı; kasabalarda kara tahtanın başına geçip harfleri bizzat öğretti. 1 Kasım 1928’de yeni harfler kanunla kabul edildi. 1 Ocak 1929’da açılan Millet Mektepleri’nde yüz binlerce yetişkin okuma yazma öğrendi. Millet Mektepleri’nin başöğretmeni olmayı kabul etti; o günden beri “Başöğretmen” diye de anılır.

Çankaya akşamları
Gündüzleri devlet işleri, geceleri uzun sofralar. Çankaya’daki köşkte akşamlar çoğu zaman sabaha kadar sürerdi.
Sofrada bakanlar, milletvekilleri, yazarlar, öğretmenler, bilim adamları otururdu. Konuşulan konu bir gece tarih, bir gece dil, bir gece ekonomi olurdu. Bir fikir ortaya atılır, tartışılır, bazen ertesi sabah bir kanun tasarısına dönüşürdü.
Yıllarca o sofrada oturan gazeteci Falih Rıfkı Atay, Çankaya sofrasını bir eğlence meclisinden çok bir çalışma ve tartışma yeri olarak anlatır: Atatürk soru sorar, karşısındakini konuşturur, itiraz edenle uzun uzun tartışır, en sonunda kararını verirdi.
Köşkün kütüphanesi binlerce kitapla doluydu. Tarih, dil, hukuk, askerlik ve ekonomi okur; okurken satırların altını çizer, sayfa kenarlarına notlar düşerdi. Bu kitapların çoğu bugün Anıtkabir’de, onun kalem izleriyle birlikte saklanıyor.

Meclis’te kadınlar
Medeni Kanun’dan sonra sıra siyasete geldi. Türk kadını oy hakkını adım adım, ama Avrupa’nın pek çok ülkesinden önce kazandı.
3 Nisan 1930’da çıkan kanunla kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazandı. 1933’te muhtarlık seçimleri de açıldı. 5 Aralık 1934’te Meclis, anayasayı değiştirerek kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkını tanıdı.
8 Şubat 1935 seçimlerinde on yedi kadın milletvekili seçildi; kısa süre sonra yapılan bir ara seçimle bu sayı on sekize çıktı. 1 Mart 1935’te Meclis açıldığında sıraların arasında öğretmenler, doktorlar, yazarlar ve bir köylü kadın vardı.
Kadınlar Fransa’da ancak 1944’te, İtalya’da 1946’da, İsviçre’de ise federal düzeyde 1971’de oy kullanabildi.

Tarih, dil ve üniversite
Bir milletin kendini tanıması için tarihini ve dilini bilmesi gerektiğine inanıyordu. Hayatının son yıllarını en çok bu iki konu meşgul etti.
12 Nisan 1931’de, bugünkü Türk Tarih Kurumu’nun temeli olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu. 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti, yani bugünkü Türk Dil Kurumu doğdu. Aynı yıl Eylül’de Dolmabahçe’de toplanan ilk Türk Dil Kurultayı’nın oturumlarını günlerce izledi.
1933’te eski Darülfünun kapatıldı; yerine 18 Kasım 1933’te İstanbul Üniversitesi açıldı. Avrupa’da baskıdan kaçan pek çok bilim insanı bu üniversitede ve Ankara’da yeni açılan okullarda ders verdi. 1936’da Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruldu.
Kendisi de yeni Türkçe terimlerle bir geometri kitabı hazırladı. “Üçgen”, “açı”, “kenar” gibi bugün her öğrencinin bildiği kelimelerin bir kısmı, bu çalışmanın ürünüdür.
Onuncu yıl
Cumhuriyet’in onuncu yaşında, Ankara Hipodromu’nda kalabalığın önüne çıktı ve millete seslendi.
“Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.”
Onuncu Yıl Nutku, 29 Ekim 1933
On yılda demiryolları uzamış, fabrikalar kurulmaya başlamış, okullar çoğalmış, yeni harflerle okuyan bir kuşak yetişmeye başlamıştı. Ama konuşmanın asıl ağırlığı geleceğe dönüktü: millî kültürü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak, yapılacak işlerin ölçüsüydü.
Konuşmasını, sonra bütün ülkeye yayılacak bir cümleyle bitirdi.

“Ne mutlu Türk’üm diyene!”
Onuncu Yıl Nutku’nun son cümlesi · 29 Ekim 1933Atatürk
O güne kadar Türkiye’de çoğu insanın soyadı yoktu. İnsanlar baba adıyla, lakabıyla ya da memleketiyle anılırdı.
21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu kabul edildi. Her aile kendine bir soyadı seçecekti. Kasım ayında “paşa”, “bey”, “efendi” gibi eski unvanlar da kaldırıldı.
24 Kasım 1934’te Meclis, özel bir kanunla Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını verdi. Bu ad başka hiç kimse tarafından alınamayacaktı. Selanik’te Mustafa diye doğan, okulda Kemal adını alan, savaşta Gazi diye anılan çocuk, artık bütün bir milletin atası olarak anılıyordu.
Aynı yıl ona en yakın arkadaşı, Lozan’ın kahramanı İsmet Paşa’ya da bir soyadı verdi: İnönü.

Boğazlar yeniden bizim
Lozan’da bir konu yarım kalmıştı: Boğazlar. Kıyıları silahsızlandırılmış, yönetimi uluslararası bir komisyona bırakılmıştı.
1930’ların ortasında Avrupa’da savaş rüzgârları esiyordu. Türkiye, Boğazlar düzeninin değiştirilmesini silahla değil, masada ve hukukla istedi. 20 Temmuz 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde imzalanan sözleşmeyle Boğazlar üzerindeki Türk egemenliği tanındı; Türk askeri kıyılara geri döndü.
Atatürk, dış politikadaki bu yolu kısa bir ilkeyle özetlemişti: Barış içerde başlar, dünyaya yayılır. Komşularla dostluk antlaşmaları yapıldı; 1934’te Balkan Antantı, 1937’de Sadabat Paktı imzalandı.
Bu ilkeyi ilk kez 20 Nisan 1931’de, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kendi imzasıyla yayımlanan seçim beyannamesinde yazdı: “Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz.” Cumhuriyet’in ilanından ölümüne kadar geçen on beş yılda Türkiye hiçbir devletle savaşa girmedi. Musul sorununu Milletler Cemiyeti’ne götürdü ve 1926’da İngiltere ve Irak ile imzalanan Ankara Antlaşması’yla kapattı.
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Atatürk’ün dış politika ilkesiManevi çocukları
Kendi çocuğu olmadı. Ama evi hiçbir zaman çocuksuz kalmadı.
Yıllar içinde birçok çocuğu himayesine aldı, okuttu, büyüttü: Afet, Sabiha, Rukiye, Zehra, Nebile, Ülkü; erkek çocuklardan Mustafa ve Abdürrahim. Kimi tarihçi oldu, kimi öğretmen. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu’nun kurucularından ve tarih profesörü oldu.
En küçükleri Ülkü’ydü. Sofrada, gezilerde, Florya’nın kumsalında hep yanındaydı. Yanda, 1936 yazında Florya’da kuma uzanmış Ülkü’ye bakan Atatürk görülüyor.
Sabiha ise ona en büyük gururlarından birini yaşattı. Soyadını Atatürk vermişti: Gökçen, yani göğe ait. Türkkuşu’nda ve Eskişehir’de uçuş eğitimi aldı ve Türkiye’nin ilk kadın askerî pilotu oldu. Dünyanın ilk kadın savaş pilotlarından biri sayılır.
Kızların okuması onun için ayrı bir önem taşıyordu. Bir toplumun, kadınlarını geride bırakarak ilerleyemeyeceğini konuşmalarında sık sık dile getirdi. Kız çocuklarının da erkekler gibi okuyup meslek sahibi olmasını istedi; manevi kızlarının her biri bu inancın bir örneği oldu.

Son dava: Hatay
Misak-ı Millî sınırları içinde olup Lozan’da çözülemeyen bir toprak parçası kalmıştı: İskenderun ve Antakya, yani Hatay.
Bölge, Fransa’nın yönetimindeki Suriye’ye bağlıydı. 1936’da Fransa’nın Suriye’den çekileceği anlaşılınca Atatürk, bu meseleyi kendi şahsi meselesi saydığını yakınlarına söylediği aktarılır. Konu Milletler Cemiyeti’ne taşındı; 1937’de Sancak’a ayrı bir statü tanındı.
Hastalığına rağmen 1938 baharında güneye, Mersin ve Adana’ya gitti; askerî birlikleri güneşin altında saatlerce denetledi. 4 Temmuz 1938’de Türkiye ile Fransa arasında antlaşma imzalandı; ertesi gün Türk askeri Hatay’a girdi. 2 Eylül 1938’de Hatay Devleti kuruldu.
Hatay’ın Türkiye’ye katılışını göremedi. Bu, ölümünden yedi ay sonra, 1939 yazında gerçekleşti.

Yorgunluk ve deniz
İlk belirtiler 1937’de görüldü: halsizlik, kaşıntı, burun kanamaları. O, bunları önemsemeden çalışmaya devam etti.
1938’in başında Yalova’dayken ağır biçimde hastalandı. Biraz toparlanır toparlanmaz Ankara’ya, ardından Hatay meselesi yüzünden güneye gitti. Mayıs 1938’deki Mersin ve Adana yolculuğu onu çok yordu. Bu, son yurt gezisi oldu.
Türk ve yabancı hekimlerin muayeneleri sonunda teşhis kesinleşti: karaciğer sirozu. Hekimler dinlenmesini, deniz havası almasını istedi. Hayatı boyunca dinlenmeyi bilmeyen adam, ilk kez yavaşlamak zorundaydı.
Bu yüzden devlet, onun için büyük bir yat satın aldı: Savarona. Yat Haziran başında Dolmabahçe’nin önüne demirledi. Atatürk, temmuz sonuna kadar haftalarını bu yatta, Boğaz’ın havasında geçirdi; kısa deniz gezilerine çıktı, devlet adamlarını burada kabul etti. 4 Temmuz’daki Hatay antlaşmasının haberini de bu günlerde aldı ve çok sevindi.
Temmuz sonunda hastalığı ağırlaşınca yattan indirilip Dolmabahçe Sarayı’na taşındı. O sarayı bir daha terk etmeyecekti.

Vasiyet
5 Eylül 1938’de, hastalığının ciddiyetini bilerek, vasiyetnamesini kendi eliyle yazdı.
Para ve mal biriktirmemişti. Elinde kalan nakit ve hisse senetlerini Cumhuriyet Halk Partisi’ne bıraktı; ama gelirlerinin nasıl kullanılacağını tek tek yazdı. Kız kardeşi Makbule’ye ve manevi çocuklarına ömürleri boyunca bir gelir ayırdı. İsmet İnönü’nün çocuklarının yüksek öğrenimine yardım edilmesini istedi.
Geriye kalan gelirin ise iki kuruma, kendi kurduğu Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’na verilmesini vasiyet etti.
Son isteklerinden biri de buydu: Ölümünden sonra da bu millet tarihini ve dilini araştırmaya devam etsin.
Vasiyetten önce, 1937’de, Orman Çiftliği başta olmak üzere bütün çiftliklerini hazineye, yani millete bağışlamıştı.
Gidemediği bayram
Cumhuriyet on beş yaşına girerken, onu kuran adam Dolmabahçe’de yatağındaydı.
Ekim’in ortasında ilk kez komaya girdi; birkaç gün sonra kendine geldi. Ankara’ya gidip törenlere katılmayı çok istedi; hekimler izin vermedi. 29 Ekim 1938’de orduya yazdığı mesaj, Ankara’daki törende onun adına Başbakan Celal Bayar tarafından okundu. 1 Kasım’da Meclis’in açılış konuşmasını da yine Celal Bayar onun adına okudu.
Sonra hastalık yeniden ağırlaştı. Dolmabahçe’nin Boğaz’a bakan bir odasında yatıyordu. Kız kardeşi Makbule, manevi çocukları, yakın arkadaşları ve hekimleri yanından ayrılmadı. 8 Kasım’dan itibaren sağlık durumu hakkında resmî bildiriler yeniden yayımlanmaya başladı. Bütün ülke radyonun ve gazetelerin başında bekliyordu.
Selanik’te, bir liman şehrinde doğan çocuk, elli yedi yıl sonra başka bir liman şehrinde, denize bakan bir odada son günlerini yaşıyordu. Arkasında bir meclis, bir alfabe, bir hukuk, okullar, fabrikalar, ağaçlar ve kendi ayakları üzerinde duran bir millet bırakıyordu.



