Çanakkale’den sonra adı bütün orduda biliniyordu. Ama savaş bitmemişti; imparatorluk aynı anda Kafkasya’da, Irak’ta, Filistin’de, Hicaz’da ve Galiçya’da savaşıyordu. Her cepheye yetecek asker, ekmek, ilaç yoktu.
Önümüzdeki üç yıl, Mustafa Kemal için çekilmelerin, raporların, hastalığın ve yasın yıllarıdır. Bu sayfa bir çöküşü anlatır. Ama sonunda bir vapurun güvertesinde, karanlık suların üstünde, yeni bir başlangıç bekler.
Doğu cephesine
Ocak 1916’da Edirne’deki 16. Kolordu’nun komutanlığına getirildi. Kısa süre sonra kolordu bütünüyle doğuya gönderildi.
Doğu cephesi kötü durumdaydı. Şubat 1916’da Erzurum Rus ordusunun eline geçmişti; ardından Bitlis ve Muş da düştü. Halk evini barkını bırakıp güneye kaçıyor, yollar göçmenlerle doluyordu.
Mart 1916’da Diyarbekir’e ulaştı. Çanakkale’nin sıcak siperlerinden gelen askerler, şimdi dağ geçitlerinde, karın ve açlığın içinde savaşacaktı. Birlikler eksikti, ulaşım hayvan sırtındaydı, salgın hastalıklar düşmandan daha çok can alıyordu.

Otuz beş yaşında bir paşa
1 Nisan 1916’da mirlivalığa, yani tuğgeneralliğe yükseldi. Bundan sonra herkes ona “Mustafa Kemal Paşa” diyecekti.
Bu rütbe, Çanakkale’de gösterdiği başarının geç gelmiş bir karşılığıydı. Ama doğuda rütbeyi kutlayacak vakit yoktu. Nisan ayı boyunca kolordunun kesiminde Rus saldırılarını karşılamakla geçti.
Askerlerinin çoğu yorgundu, üniformaları eskimişti. Komutanları ise onlardan, kendisinin de katlandığı şeyden fazlasını istemiyordu: dayanmak.

Karanlık bir yılda iki şehir
Ağustos 1916’nın ilk günlerinde 16. Kolordu harekete geçti. 7 ve 8 Ağustos’ta Bitlis ve Muş Rus ordusundan geri alındı.
Bu başarı, o yıl doğudan gelen tek sevindirici haberdi. Erzurum’un, Trabzon’un, Erzincan’ın düştüğü bir yılda iki şehrin geri alınması, cephede ve İstanbul’da derin bir nefes gibi karşılandı.
Ama sevinç uzun sürmedi. Rus ordusu kısa süre sonra karşı saldırıya geçti ve Muş yeniden kaybedildi. Cephe, kışın ve yorgunluğun ağırlığı altında durgunlaştı.
Mustafa Kemal Paşa bu aylarda bir hatıra defteri tutuyordu. Sayfalarında askerin sefaleti, iaşenin yetersizliği ve komuta zincirindeki dağınıklık üzerine düşünceleri vardır. Gördükleri, onun imparatorluğun gücü hakkındaki kanaatlerini derinden etkiledi.

2. Ordu
Mart 1917’de önce 2. Ordu Komutan Vekilliğine, birkaç gün sonra 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Genç bir paşa için büyük bir sorumluluktu.
Aynı günlerde Bağdat İngilizlerin eline geçti. Rusya’da ise ihtilal başlamış, Rus ordusunun savaş gücü çözülmeye yüz tutmuştu. Doğu cephesi sessizleşirken, imparatorluğun asıl tehlikesi güneyde, Irak’ta ve Filistin’de büyüyordu.
İstanbul’da, bu tehlikeye karşı büyük bir ordu grubu kurulması kararlaştırıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın yolu yeniden güneye, Suriye’ye çevrilecekti.
Yıldırım ve bir Alman mareşal
1917 yazında Bağdat’ı geri almak amacıyla “Yıldırım Orduları Grubu” kuruldu. 5 Temmuz 1917’de Mustafa Kemal Paşa bu gruba bağlı 7. Ordu’nun komutanlığına atandı.
Ordu grubunun başına Alman Mareşali Erich von Falkenhayn getirilmişti. Karargâhta Alman subaylar ağırlıktaydı; kararlar çoğu zaman Türk komutanlara danışılmadan alınıyordu.
Mustafa Kemal Paşa bu düzene baştan itiraz etti. Ona göre ordunun gücü Bağdat seferine yetmezdi; asıl tehlike Filistin ve Suriye cephesindeydi. Üstelik Türk askerinin kaderinin, ülkeyi tanımayan bir yabancı komutanın planlarına bağlanmasını doğru bulmuyordu.

Bir rapor ve bir istifa
20 Eylül 1917’de Halep’ten İstanbul’a, ülkenin ve ordunun durumunu bütün açıklığıyla anlatan uzun bir rapor gönderdi.
Raporda halkın savaştan bitkin düştüğünü, köylerin boşaldığını, devlet yönetiminin çözüldüğünü yazıyordu. Ordunun mevcudu kâğıt üzerindeki rakamların çok altındaydı. Bağdat seferinden vazgeçilmesini, eldeki kuvvetin Suriye’yi savunmak için toplanmasını ve kararların Türk komutanların elinde kalmasını istiyordu.
Rapor dikkate alınmadı. Mustafa Kemal Paşa Ekim başında, 6 Ekim 1917’de, Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya yazarak 7. Ordu komutanlığından ayrıldığını bildirdi ve İstanbul’a döndü.
Yazdıklarının ne kadar haklı olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Aralık 1917’de Kudüs İngilizlerin eline geçti.

Veliahtla bir yolculuk
15 Aralık 1917’de, veliaht Vahdettin Efendi’nin Almanya ziyaretine katılan heyetle birlikte yola çıktı.
Heyet Almanya’da İmparator II. Wilhelm tarafından kabul edildi; Hindenburg ve Ludendorff ile görüşüldü, Batı cephesi gezildi. Mustafa Kemal Paşa, Alman komutanlara savaşın gidişatı hakkında açık sorular sordu ve aldığı cevaplardan, zaferin sanıldığı kadar yakın olmadığı sonucunu çıkardı.
Yolculuk, onu ileride padişah olacak kişiyle uzun uzun konuşma fırsatı da verdi. Vahdettin’e, tahta çıktığında orduların başına bizzat geçmesini ve savaşı yöneten kadroyu değiştirmesini önerdiği anlatılır. Heyet Ocak 1918’in başında İstanbul’a döndü.

Karlsbad defteri
Almanya dönüşü böbrek rahatsızlığı ağırlaştı. Mayıs 1918’in sonunda tedavi için Viyana’ya, oradan 30 Haziran’da Bohemya’daki kaplıca kenti Karlsbad’a gitti.
Karlsbad’da, hayatında belki ilk kez, savaştan uzak birkaç hafta geçirdi. Sabahları kaplıca suyu içiyor, yürüyüşe çıkıyor, Fransızca ve Almanca kitaplar okuyor, Almanca dersleri alıyordu.
Bu günlerde tuttuğu defter, Afet İnan tarafından yayımlanarak “Karlsbad Hatıraları” adıyla bilinir. Defterde okuduğu kitaplara dair notların yanında, memleketin geleceği üzerine düşünceleri vardır: halkın eğitimi, kadının toplumdaki yeri, eski alışkanlıkların değişmesi. Elinde yetki olsaydı toplumda büyük değişiklikleri hiç beklemeden yapacağını yazar.
Ağrılar ve hüzün arasında yazılan bu satırlar, yıllar sonra yapılacak devrimlerin ilk taslağı gibidir.
Mustafa Kemal Paşa Karlsbad’dayken, 3 Temmuz 1918’de Sultan Mehmed Reşad öldü. Ertesi gün Vahdettin, VI. Mehmed adıyla tahta çıktı. Kısa süre sonra Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a çağrıldı.

Yeniden 7. Ordu
7 Ağustos 1918’de ikinci kez 7. Ordu’nun komutanlığına atandı. Henüz tam iyileşmemişti. Eylül başında Filistin’de, Nablus çevresindeki karargâhında görevine başladı.
Yıldırım Orduları Grubu’nun başında artık Mareşal Liman von Sanders vardı. Ama cephenin durumu, bir yıl önce raporunda anlattığından da kötüydü. Kaçaklar çoğalmış, birlikler erimiş, İngiliz ordusu insanca da malzemece de kat kat üstün hâle gelmişti.
19 Eylül 1918’de İngilizlerin büyük taarruzu başladı. Cephe birkaç gün içinde çöktü. Mustafa Kemal Paşa’nın görevi artık zafer değil, ordunun geri kalanını kurtarmaktı.
Uzun çekilme
Birlikler Şam’ın güneyinden kuzeye doğru, yüzlerce kilometre çekildi. Ekim başında karargâh Halep’e taşındı.
Mustafa Kemal Paşa dağılan birlikleri toplamaya, yeniden düzenlemeye çalıştı. Dört asırlık Osmanlı toprakları birer birer elden çıkıyordu: Kudüs, Şam, Beyrut. Türk askerinin geride bıraktığı her şehir, bir daha dönülmeyecek bir yerdi.
25–26 Ekim 1918’de Halep’e giren İngiliz kuvvetlerine karşı direnildi, ardından şehrin kuzeyinde tutunuldu. İngiliz ilerleyişi burada durduruldu. Bu çizgi, yıllar sonra Türkiye’nin güney sınırının taslağı olacaktı.
Mütareke
30 Ekim 1918’de Limni adasındaki Mondros Limanı’nda, bir İngiliz savaş gemisinin içinde mütareke imzalandı. Osmanlı Devleti için Birinci Dünya Savaşı yenilgiyle bitmişti.
Aynı günlerde Mustafa Kemal Paşa, Adana’da Liman von Sanders’ten Yıldırım Orduları Grubu’nun komutanlığını devraldı. Mütarekenin maddelerini okudukça kaygısı büyüdü. Antlaşmanın 7. maddesi, galip devletlere, güvenliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı tanıyordu.
İskenderun’a asker çıkarılmak istendiğinde itiraz etti ve İstanbul’a bunun kabul edilmemesini yazdı. Ama 7 Kasım 1918’de Yıldırım Orduları Grubu kaldırıldı; kendisi İstanbul’a, Harbiye Nezareti emrine çağrıldı.
Yıllar sonra Nutuk’a, o günleri şöyle anlatarak başlayacaktı:
“Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umumî’de mağlûp olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır bir mütarekename imzalanmıştı.”
Nutuk, 1927 · giriş

Boğaz’daki gemiler
10 Kasım’da Adana’dan trene bindi. 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya vardığında, İstanbul’un önünde yabancı bir donanma demirliyordu.
İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemileri sıra sıra Boğaz’a girmişti. Üç yıl önce Çanakkale’de geçmesine izin verilmeyen donanma, şimdi bir mütarekenin hükmüyle başkentin önündeydi.
Haydarpaşa’da, yanındakilerle konuşurken, kesin ve kararlı bir sesle kısa bir cümle söyledi: “Geldikleri gibi giderler.”
Bu söz o gün kimseye bir plan gibi görünmedi. Yenilmiş bir ordunun, yorgun bir paşasının teselli cümlesi sanılabilirdi. Ama onu söyleyen, bu cümleyi bir karar olarak taşıyacaktı.

“Geldikleri gibi giderler.”
13 Kasım 1918, Haydarpaşa · Yaveri Cevat Abbas’ın aktarımıylaİşgal altında bir şehir
İstanbul’a döndüğünde bir süre Pera Palas Oteli’nde kaldı. Pencereden baktığı Beyoğlu artık işgal askerlerinin yürüdüğü bir caddeydi.
15 Kasım’da Sultan Vahdettin tarafından kabul edildi. Arkadaşı Fethi Bey (Okyar) ile birlikte “Minber” adlı bir gazetenin çıkarılmasına destek verdi. Yeni bir hükûmette görev almanın, işgali durdurmanın yollarını aradı.
Ama İstanbul’daki siyasetin bir çıkış yolu olmadığını gördükçe umudu azaldı. Meclis kapatıldı, hükûmetler birbiri ardına değişti. Şehirde bazıları bir büyük devletin himayesine girmekte kurtuluş arıyor, bazıları susmayı seçiyordu.
“Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde.”
Nutuk, 1927 · 1919’un durumunu anlatırken

Şişli’deki ev
Aralık 1918’de Şişli’de üç katlı bir ev kiraladı. Annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule de bu eve yerleştiler.
Kış boyunca ev, sessiz ama yoğun görüşmelerin yeri oldu. Silah arkadaşları, eski cephe komutanları, subaylar ve aydınlar akşamları buraya gelip gidiyordu. Konuşulan hep aynı soruydu: Bu memleket nasıl kurtulur?
Ali Fuat (Cebesoy), Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir gibi isimlerle görüşmeler sürdü. Kâzım Karabekir Paşa Nisan 1919’da Erzurum’daki 15. Kolordu’nun başına gitti. Anadolu’da kurtuluşun dayanacağı kuvvetler yavaş yavaş belirginleşiyordu.
Şişli’deki ev 1928’de İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı ve bugün Atatürk Müzesi olarak ziyaret ediliyor. Samsun’a gideceği vapurun kaptanı İsmail Hakkı Bey’i de, yolculuk hakkında bilgi almak için bu eve çağırdığı anlatılır.
9. Ordu Müfettişi
Karadeniz kıyısında, özellikle Samsun çevresinde güvenliğin bozulduğu gerekçesiyle İngilizler İstanbul hükûmetine baskı yapıyordu. Hükûmet, bölgeye düzeni sağlayacak yetkili bir komutan göndermeye karar verdi.
30 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşa 9. Ordu Müfettişliğine atandı. Görev alanı Doğu ve Orta Karadeniz’den Erzurum’a, Sivas’a, Van’a uzanan geniş bir bölgeyi kapsıyordu. Talimatnamesi hazırlanırken yetkilerinin geniş tutulmasına özen gösterdi: bölgedeki askerî birliklere emir verebilecek, sivil yöneticilerle doğrudan yazışabilecekti.
Kâğıt üzerinde görevi, asayişi sağlamak ve silahları toplamaktı. Onun aklındaki ise Anadolu’ya geçmek ve milleti kendi kaderine sahip çıkmaya çağırmaktı.
İzmir’den gelen haber
15 Mayıs 1919 sabahı Yunan birlikleri İtilaf donanmasının koruması altında İzmir’e çıktı.
İlk kurşunu attığı kabul edilen gazeteci Hasan Tahsin oracıkta şehit düştü. Kışlada teslim olmayı reddeden askerler ve sivillerden çok sayıda kişi o gün hayatını kaybetti. Albay Fethi Bey (Süleyman Fethi) de süngülenerek öldürülenler arasındaydı.
Haber İstanbul’a ulaştığında şehir büyük bir sarsıntı yaşadı. Mütarekeden beri yaşanan işgallerin en ağırıydı bu; artık mesele birkaç şehrin geçici olarak tutulması değil, Anadolu’nun parçalanmasıydı.
Mustafa Kemal Paşa’nın yola çıkmasına bir gün kalmıştı.


Son gece
İstanbul’daki son gününde hazırlıklar tamamlandı. Yanında gelecek kurmay subaylar belirlenmiş, eşyalar toplanmıştı.
Ayrılmadan önce Sultan Vahdettin tarafından kabul edildi. Aynı günlerde, İngilizlerin onu durdurmak isteyebileceği, son anda görevinin geri alınabileceği konuşuluyordu. Yolculuk sessizce, gösterişsiz yapılacaktı.
Şişli’deki evde annesi ve kız kardeşi kalıyordu. Kimse bu yolculuğun ne kadar süreceğini bilmiyordu. Zübeyde Hanım oğlunu bir kez daha uzak bir cepheye uğurluyordu; ama bu kez cephenin adı yoktu.
Yıllar sonra, o günlerin bütün ağırlığını Nutuk’ta tek bir cümleye sığdıracaktı.
“Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı.”
Nutuk, 1927 · Cümlenin devamı: hâkimiyet-i milliyeye dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmakBandırma
16 Mayıs 1919’da, kaptan İsmail Hakkı Bey’in yönettiği eski ve yorgun bir yük vapuru, Bandırma, İstanbul’dan ayrıldı.
Güvertede Mustafa Kemal Paşa ve ona eşlik eden kurmaylar vardı. Vapur Boğaz’dan geçip Karadeniz’e çıktı. Geride, işgal gemilerinin demirlediği şehir, mitinglere hazırlanan meydanlar, Şişli’deki ev kaldı.
Otuz sekiz yaşındaydı. Bir imparatorluğun yıkılışını cepheden cepheye görmüştü: Doğu’nun karını, Suriye’nin çölünü, Haydarpaşa’nın önündeki yabancı gemileri. Şimdi elinde bir müfettişlik belgesinden, bir avuç arkadaştan ve bir karardan başka bir şey yoktu.
Vapur kuzeye, Karadeniz’in karanlık sularına doğru yol alıyordu. Üç gün sonra Samsun’a varacaktı.

