1919 baharında Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkmıştı. Mondros Mütarekesi’yle ordular dağıtılıyor, silahlar toplanıyor, İstanbul’un sularında yabancı savaş gemileri demir atmış bekliyordu. 15 Mayıs’ta İzmir işgal edildi. Pek çok kişi için mesele artık bitmişti; geriye yalnızca hangi devletin himayesine girileceği kalmıştı.
Otuz sekiz yaşındaki bir paşa başka türlü düşünüyordu. Bu sayfa, onun ve onunla birlikte yürüyen bir milletin dört yılını anlatır: bir vapur yolculuğundan, Akdeniz kıyısına uzanan bir yolu.
Eski bir vapur
Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak Anadolu’ya gönderiliyordu. Görevi kâğıt üzerinde asayişi sağlamak, silahların toplanmasını denetlemekti.
16 Mayıs 1919’da yanındaki küçük kurmay heyetiyle Bandırma Vapuru’na bindi. Vapur eski ve yorgundu; Karadeniz’de yol alırken kıyıya yakın seyretti. Güvertedekilerin çoğu, dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktıklarını seziyordu.
Bir gün önce İzmir’e asker çıkarılmıştı. Haberin acısı vapurdaki herkesin içindeydi.

Samsun’a çıktım
Sekiz yıl sonra, bu yılları parti kurultayının kürsüsünden anlatırken uzun konuşmasına tek bir sade cümleyle başlayacaktı.
“1335 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.”
Nutuk · 1927 · ilk cümle
Rumi 1335, miladi 1919 demekti. Samsun’da ilk iş olarak durumu inceledi, raporlar yazdı, çevredeki komutanlarla haberleşti. Gördüğü manzara ağırdı: ordu dağılmış, halk yoksul ve bezgin, işgal haberleri birbirini izliyordu.
Ama aynı manzaranın içinde bir kıvılcım da vardı. Anadolu’nun dört bir yanında insanlar kendiliğinden toplanıyor, “müdafaa-i hukuk” adını verdikleri derneklerle haklarını savunmaya çalışıyordu. Eksik olan, bu dağınık sesleri tek bir sese çevirecek bir iradeydi.
Anlatıldığına göre, doğum gününü soranlara yıllar sonra bu günü işaret etti. 19 Mayıs, hem bir hayatın hem bir milletin yeniden doğuşu sayıldı.

Ses ver, Anadolu
Samsun’da bir hafta kaldıktan sonra içeriye, Havza’ya geçti. Kıyıdan uzak bu kasabada daha serbest hareket edebiliyordu.
Havza’dan valiliklere, komutanlara ve müdafaa-i hukuk derneklerine telgraflar gitti. Bu yazılarda işgallerin her yerde mitinglerle protesto edilmesi, milletin sesinin dünyaya duyurulması isteniyordu. Kısa sürede Anadolu’nun pek çok şehrinde halk meydanlara çıktı.
İstanbul da sessiz değildi. Mayıs’ın son günlerinde Sultanahmet Meydanı’nda on binlerce kişi toplandı. Kalabalığın önünde konuşanlardan biri, yazar Halide Edib’di.
Sultanahmet’te kürsüye çıkan Halide Edib, kalabalığa hükümetlerin bu milleti yalnız bırakabileceğini ama milletlerin vicdanının sonunda sesini duyacağını anlattı; kurtuluşu yabancı kapılarda değil, milletin kendi yüreğinde aramak gerektiğini söyledi. (Konuşmasından özetle.)

Bir gece, bir genelge
12 Haziran’da Amasya’ya geldi. 21’i 22’ye bağlayan gece, yaveri Cevat Abbas Bey’e bir genelge yazdırdı.
Metin kısaydı ama her maddesi bir karardı. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikedeydi. İstanbul’daki hükümet sorumluluğunu yerine getiremiyordu. Bu yüzden milletin durumunu görüşmek ve sesini dünyaya duyurmak için her türlü baskıdan uzak bir millî kurul gerekiyordu. Bunun için Sivas’ta bir kongre toplanacak, her sancaktan güvenilir temsilciler gizlice yola çıkacaktı.
Genelgenin en çok hatırlanan cümlesi, bütün Millî Mücadele’nin özüydü: kurtuluş dışarıdan gelmeyecekti.
Genelge, Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Bey’in de onayıyla imzalandı; Kâzım Karabekir Paşa da telgrafla katıldığını bildirdi. Bu, artık geri dönüşü olmayan bir adımdı.

“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Amasya Genelgesi · 22 Haziran 1919Üniformayı çıkaran paşa
İstanbul hükümeti onu geri çağırıyor, emirlerine uymazsa görevinden alınacağını bildiriyordu. Mustafa Kemal bir seçim yapmak zorundaydı.
3 Temmuz’da Erzurum’a geldi. 7’yi 8’e bağlayan gece önce müfettişlikten, ardından askerlikten istifa ettiğini telgrafla bildirdi. Harbiye’den bu yana yirmi yıl giydiği üniformayı, Çanakkale’nin, Anafartalar’ın, bütün rütbelerinin anlamını bir gecede geride bıraktı.
Artık bir ordu komutanı değil, kendi deyişiyle milletin bir ferdiydi. Gücünü bir makamdan değil, yalnızca halkın ona duyduğu güvenden alacaktı.
O gecenin en anlamlı cevabı, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’dan geldi: emrindeki birlikleriyle onun emrinde olduğunu bildirdi. Erzurum halkı da istifasının ertesi günlerinde ona sahip çıktı.
Manda ve himaye kabul olunamaz
Doğu illerinin temsilcileri, bir okul binasında toplandı. Kongre, sivil bir kişi olarak gelen Mustafa Kemal’i başkanlığa seçti.
On dört gün süren tartışmalar sonunda alınan kararlar, sonraki bütün yolun haritasıydı. Millî sınırlar içindeki vatan bir bütündü, parçalanamazdı. Millet her türlü işgale ve müdahaleye karşı birlikte direnecekti. İstanbul hükümeti bunu sağlayamazsa geçici bir hükümet kurulacaktı.
Ve o günlerin en tartışmalı sorusuna, kimin himayesine girileceği sorusuna, kesin bir cevap verildi: hiç kimsenin. Kongre kararlarına “Manda ve himaye kabul olunamaz” ilkesi yazıldı.
Kongrenin sonunda bir Heyet-i Temsiliye seçildi; başında Mustafa Kemal vardı.

Bütün yurt tek çatı altında
Erzurum bir bölgenin sesiydi. Sivas, bütün yurdun sesi oldu.
Delegeler Anadolu’nun ve Rumeli’nin farklı köşelerinden, kimi zaman jandarmadan saklanarak, kimi zaman günlerce at sırtında yol alarak geldiler. Kongrede bir kez daha Amerikan mandası tartışıldı ve bir kez daha reddedildi.
Bütün müdafaa-i hukuk dernekleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi. Heyet-i Temsiliye bütün yurdu temsil eder hâle geldi. Dağınık direniş artık tek bir örgüttü.
Sivas’tan sonra İstanbul’daki Damat Ferit Paşa hükümeti düştü. Anadolu’daki hareket, başkentin kararlarını etkileyebilecek bir güce ulaşmıştı.

Bozkırda bir kasaba
Heyet-i Temsiliye, kışın ortasında Ankara’ya geldi. Şehir onları davullarla, zurnalarla, efeleri ve seymenleriyle karşıladı.
Ankara o gün küçük, yoksul bir bozkır kasabasıydı. Toprak damlı evler, dar sokaklar, bir kale ve bir istasyon. Ama demiryolu buradan geçiyordu; cepheye de İstanbul’a da yeterince uzak, yeterince yakındı.
Mustafa Kemal bu kasabayı merkez seçti. Hiç kimse o gün, bu tozlu şehrin birkaç yıl sonra yeni bir devletin başkenti olacağını tahmin edemezdi.


Başkent işgal ediliyor
Ocak 1920’de İstanbul’da toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı, milletin asgari şartlarını “Misak-ı Millî” adıyla ilan etmişti. İtilaf devletlerinin cevabı iki ay sonra geldi.
16 Mart 1920 sabahı İngiliz birlikleri İstanbul’u resmen işgal etti. Şehzadebaşı’ndaki karakola baskın yapıldı, uykudaki Türk askerleri hayatını kaybetti. Milletvekilleri tutuklandı; bir kısmı Malta’ya sürgüne gönderildi. Meclis kapılarını kapattı.
Mustafa Kemal o gün haberi telgraf başında, dakika dakika izledi. Ve bu karanlık günün içinden, ileriye dönük bir karar çıkardı: madem İstanbul’da millet adına konuşacak bir meclis kalmamıştı, o meclis Ankara’da toplanacaktı.
Milletin meclisi
Taşhan’ın karşısındaki küçük bir binada, Cuma namazından sonra Büyük Millet Meclisi açıldı.
Salona okul sıraları konmuştu. Aydınlatma için gaz lambaları kullanılıyordu. Milletvekillerinin bir kısmı İstanbul’dan kaçarak, bir kısmı Anadolu’nun uzak köşelerinden at ve kağnı ile gelmişti. Hocalar, subaylar, aşiret reisleri, öğretmenler, tüccarlar yan yana oturuyordu.
Ertesi gün Mustafa Kemal, Meclis Başkanı seçildi. Bu andan sonra Millî Mücadele, bir komutanın ya da bir derneğin değil, milletin seçtiği bir meclisin davasıydı.
Meclisin Ocak 1921’de kabul ettiği ilk anayasanın, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesi “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” der. Bu cümle, sonraki yıllarda Meclis salonunun duvarına yazıldı; bugün de oradadır.

Gıyabında ölüm cezası
İstanbul’daki hükümet, Ankara’daki hareketi isyan saydı.
Bir şeyhülislam fetvasıyla Kuvâ-yı Milliye’ye katılanlar dinden çıkmış ilan edildi. Ardından İstanbul’daki askerî mahkeme, Mustafa Kemal’i ve en yakın arkadaşlarını gıyaplarında ölüm cezasına çarptırdı; karar Mayıs 1920’de padişahın onayıyla kesinleşti.
Anadolu’da ise Ankara müftüsü başta olmak üzere pek çok din adamı karşı fetvalar yayımladı. Ülke iki ayrı merkezden yönetilir hâle gelmişti. Bir yanda saray, bir yanda Meclis vardı; içeride isyanlar, batıda ilerleyen Yunan ordusu.
Mustafa Kemal hayatının bu en yalnız günlerinde de geri adım atmadı.
Kâğıt üzerinde bir ölüm
Paris yakınlarındaki Sèvres’de, İstanbul hükümetinin temsilcileri bir barış antlaşması imzaladı.
Antlaşmaya göre Anadolu’nun büyük bölümü paylaşılıyordu. İzmir ve çevresi Yunanistan’a bırakılıyor, doğuda ve güneydoğuda yeni sınırlar çiziliyor, Boğazlar uluslararası bir yönetime veriliyordu. Türklere, Orta Anadolu’da küçük bir toprak parçası kalıyordu.
Büyük Millet Meclisi antlaşmayı tanımadı; imzalayanları vatan haini saydı. Sevr hiçbir zaman uygulanamadı. Çünkü onu geçersiz kılacak olan şey diplomatların masasında değil, Anadolu’nun tepelerinde kazanılacaktı.

Birinci İnönü
1920 kışında Batı Cephesi’nde düzenli bir ordu kurulmaya çalışılıyordu. Gönüllü müfrezeler yerini taburlara, alaylara bırakıyordu.
Ocak 1921’in ilk günlerinde Yunan ordusu Bursa’dan Eskişehir yönüne ilerledi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey’in birlikleri, İnönü mevkiinde onları karşıladı. Dört gün süren çarpışmalar sonunda Yunan birlikleri geri çekildi.
Bu, yeni kurulan düzenli ordunun ilk sınavıydı. Sayısı küçük bir zaferdi ama anlamı büyüktü: Meclis’in ordusu ayakta durabiliyordu. Kısa süre sonra Meclis, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu kabul etti; dünyanın gözünde de Ankara artık bir devletti.
Korkma
Meclis, millete bir marş arıyordu. Açılan yarışmaya yüzlerce şiir gönderilmişti.
Yarışmaya katılmayan bir şair vardı: Burdur milletvekili Mehmet Âkif. Para ödüllü bir yarışmaya şiir göndermek istemiyordu. Arkadaşlarının ısrarıyla yazdığı şiir, 12 Mart 1921’de Meclis’te okundu; milletvekilleri ayağa kalkarak dinledi ve İstiklal Marşı olarak kabul etti.
Âkif, ödül parasını almadı; yoksul kadın ve çocuklara iş veren bir hayır kurumuna bağışladı.
Marşın ilk kelimesi, o günlerin bütün ruh hâlini taşıyordu. Korkulacak her şey vardı; ama bir millet korkmamaya karar vermişti.

Metristepe’den gelen telgraf
Yunan ordusu bahar gelince yeniden saldırdı; bu kez daha kalabalık, daha kararlıydı.
İnönü mevziinde günlerce süren çarpışmalar oldu. 31 Mart’ı 1 Nisan’a bağlayan gece Yunan birlikleri çekilmeye başladı. İsmet Paşa, Metristepe’den, düşmanın bıraktığı savaş alanına bakarak Ankara’ya zaferi bildirdi.
Mustafa Kemal’in cevabı, Millî Mücadele’nin en çok hatırlanan telgraflarından biri oldu.
“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.”
İsmet Paşa’ya telgraf · 1 Nisan 1921 · Nutuk
Makûs talih, ters giden kader demekti. Balkan Savaşları’ndan beri yenilgiye alışmış bir millet, ilk kez ileriye bakmaya cesaret ediyordu.

Başkomutan
Temmuz 1921’de Yunan ordusu büyük bir taarruzla Kütahya’yı ve Eskişehir’i aldı. Türk ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi. Ankara’da endişe büyüktü.
Meclis, 5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal’i, Meclis’in yetkilerini kullanmak üzere Başkomutan seçti. O, bu yetkiyi üç ay için ve kayıtla kabul etti.
İki gün sonra on maddelik Tekâlif-i Milliye, yani millî yükümlülük emirleri yayımlandı. Her ev orduya bir kat çamaşır, bir çift çorap ve bir çift çarık verecekti. Elde bulunan yiyeceğin bir bölümü, at arabaları, kağnılar, silahlar, kumaş ve deri orduya teslim edilecekti.
Yoksul bir millet, elinde ne varsa cepheye gönderdi. Ordunun karnını doyuran, ayağını giydiren, cephanesini taşıyan, köylerdeki kadınlar, yaşlılar ve çocuklardı.

Kağnıların türküsü
Silah ve cephanenin önemli bir kısmı, Karadeniz’deki İnebolu limanına gizlice çıkarılıyordu. Oradan Ankara’ya demiryolu yoktu.
Yükü dağ yollarında, kar ve çamur içinde kağnılar taşıdı. Gıcırdayan ahşap tekerlekli bu öküz arabalarının yanında çoğu zaman kadınlar yürüyordu. Erkekler cephedeydi; köyde kalanlar mermi sandıklarını sırtlarına, kucaklarına aldılar.
Kimi zaman ıslanmasın diye mermileri kendi örtüleriyle, çocuklarının yorganıyla sardılar. Günlerce yürüdüler, menzil hanlarında uyudular, yeniden yola çıktılar.
Kastamonulu Şerife Bacı, 1921 kışında cephane taşırken tipiye yakalandı. Taşıdığı mermileri ıslanmasın diye örttü, kendisi soğuktan donarak hayatını kaybetti. Adı, cephe gerisinin bütün isimsiz kadınlarını temsil eder.
Halide Edib, cepheye uzanan yollarda kağnılarla birlikte yürüyen Anadolu kadınlarını anlatır: yükleri ağır, yolları çamurlu, kendileri yorgun; ama hiçbirinin geri dönmeyi düşünmediğini yazar. (Anlatımından özetle.)

Yirmi iki gün, yirmi iki gece
12 Ağustos’ta Ankara’dan cepheye hareket etti. Savaştan birkaç gün önce, cepheyi gezerken atından düştü; kaburga kemiği kırıldı.
Doktorlar dinlenmesini istedi. O, savaşı ağrılar içinde, yer yer sedyede, Polatlı yakınlarındaki karargâhından ve gözetleme tepelerinden yönetti.
Muharebe Ankara’nın batısında, Sakarya Nehri’nin kıvrımlarında, geniş bir cephede başladı. Tepeler birkaç kez el değiştirdi. Duatepe’de, Çal Dağı’nda, Mangal Dağı’nda kayıplar çok ağırdı; pek çok subay şehit düştü.
Bu sırada orduya verdiği emir, savunmanın bütün anlayışını değiştirdi: bir çizgiyi değil, bütün vatanı savunmak.

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”
Sakarya Meydan Muharebesi · NutukHer karış toprak
Sözün devamı, Nutuk’ta şöyle sürer:
“Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”
Nutuk · Sakarya Meydan Muharebesi
Bu emirle her birlik, bulunduğu yerden atılsa bile ilk durabildiği noktada yeniden cephe kuracak, savaşa devam edecekti. Yanındaki birliğin geri çekildiğini gören birlik, kendi yerini bırakmayacaktı.
Eylül’ün ilk günlerinde Yunan ordusunun taarruz gücü tükendi. Türk birlikleri karşı taarruza geçti. 13 Eylül 1921’de Yunan ordusu Sakarya’nın batısına çekilmişti. 1683 Viyana kuşatmasından beri süren geri çekilişin, burada durduğu söylenir.
Gazi
Büyük Millet Meclisi, Sakarya zaferinden sonra Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesini ve Gazi unvanını verdi.
Askerlikten iki yıl önce kendi isteğiyle istifa eden paşa, bu kez rütbesini sarayın değil, milletin meclisinin elinden alıyordu.
O günden sonra halk ona yalnızca “Gazi” dedi. Ama Sakarya bir son değildi. Düşman hâlâ Anadolu’nun içindeydi; Afyon’dan Eskişehir’e uzanan sağlam bir hatta tutunmuştu. Bitirmek için daha güçlü bir ordu gerekiyordu.

Sessiz bir yıl
Sakarya’dan sonra neredeyse bir yıl, cephede büyük bir savaş olmadı. Ama bu sessizlik, Millî Mücadele’nin en yoğun çalışma yılıydı.
Ordu yeniden düzenlendi, süvari birlikleri güçlendirildi, cephane biriktirildi. Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Antlaşması imzalandı ve güney cephesi kapandı. Oradaki birlikler batıya kaydırıldı.
Meclis’te sabırsızlananlar, ne zaman taarruz edileceğini soruyordu. Mustafa Kemal, ordu hazır olmadan saldırmayacağını söyledi. Plan büyük bir gizlilik içinde hazırlandı; birlikler geceleri yürüyerek yer değiştirdi.
Ağustos 1922’nin ortalarında Başkomutan gizlice cepheye gitti. Anlatıldığına göre, düşmanı yanıltmak için Ankara’da bir çay daveti verileceği haberi yayılmıştı.

Kocatepe’de sabah
Gece, Afyonkarahisar’ın güneybatısındaki Kocatepe’ye çıktı. Hava henüz aydınlanmamıştı.
Şafakla birlikte Türk topçusu ateşe başladı. Ardından piyade, düşmanın aylarca tahkim ettiği tepelere yürüdü. İlk gün en sert mevziler alındı. Düşman cephesi, beklenmedik bir yerden ve beklenmedik bir hızla yarılıyordu.
Başkomutan, savaşı Kocatepe’deki siperlerin arasından, dürbünü elinde, adım adım izledi. Yanında Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa vardı.

Başkomutan Meydan Muharebesi
Dört gün içinde düşman ordusunun ana kuvveti Dumlupınar çevresinde kuşatıldı.
30 Ağustos’ta yapılan son büyük muharebeyi Mustafa Kemal bizzat yönetti. Bu yüzden ona “Başkomutan Meydan Muharebesi” adı verildi. Gün batarken Yunan ordusunun büyük bölümü dağılmış ya da esir düşmüştü.
Muharebe alanında sabahın erken saatlerinde başlayan iş, akşam bir zaferle bitti. 30 Ağustos bugün Zafer Bayramı olarak kutlanır.

“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Başkomutan Mustafa Kemal · 1 Eylül 1922Akdeniz
Ordu, Dumlupınar’dan sonra durmadan batıya yürüdü. Süvari birlikleri günde onlarca kilometre yol aldı.
9 Eylül 1922 sabahı ilk Türk süvarileri İzmir’e girdi. Üç yıl dört ay önce, 15 Mayıs 1919’da işgal edilen şehir yeniden kurtulmuştu. Ordu, Başkomutanın gösterdiği hedefe, Akdeniz’e ulaşmıştı.
Mustafa Kemal ertesi gün, 10 Eylül’de İzmir’e geldi. Nutuk’ta o günleri anlatırken, ordularının İzmir rıhtımında “ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e” vardığını yazacaktı.

Üç yılın sonunda
Samsun’dan İzmir’e geçen süre, üç yıl dört aya yakındı.
Bu sürede bir ordu yoktan kuruldu. Bir meclis toplandı, bir anayasa yazıldı, bir marş kabul edildi. Bir millet, yenilgiyle başlayan bir dönemi zaferle kapattı.
Yandaki fotoğraf İzmir’e geldiği gün çekildi. Yüzünde zaferin coşkusundan çok, uzun bir yolun yorgunluğu ve önündeki işlerin ağırlığı okunur. Çünkü o, savaşın asıl amacının bağımsız bir devlet kurmak olduğunu biliyordu; bu iş henüz başlıyordu.

Silahların sustuğu masa
Zaferden sonra Türk ordusu Çanakkale Boğazı’na doğru ilerledi. Boğazlarda İngiliz birlikleri bekliyordu; yeni bir savaşın eşiğine gelinmişti.
Savaş yerine masa kuruldu. Marmara kıyısındaki Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığındaki Türk heyeti İtilaf devletlerinin generalleriyle görüştü. Görüşmeler zaman zaman kopma noktasına geldi.
11 Ekim 1922’de ateşkes imzalandı. Doğu Trakya, Meriç Nehri’ne kadar, savaşmadan Türk yönetimine bırakılacaktı. İstanbul’un ve Boğazların geleceği, toplanacak barış konferansına kaldı. Anadolu’da silahlar artık susmuştu.
Altı yüz yılın sonu
Barış konferansına İtilaf devletleri hem Ankara’yı hem İstanbul’u davet etti. İki ayrı hükümet, bir milleti temsil edemezdi.
Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı. Altı yüz yılı aşan Osmanlı saltanatı sona erdi. İki hafta sonra, 17 Kasım’da, son padişah Vahdettin bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı.
Samsun’a bir müfettiş olarak çıkan paşa, artık bir milletin seçtiği meclisin başındaydı. Savaş kazanılmıştı. Şimdi sıra, o savaşın neden yapıldığını göstermeye, yeni bir devlet kurmaya gelmişti.