1914 sonbaharında Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde, Mustafa Kemal Sofya’da askerî ataşeydi. Masa başında kalmak istemedi; İstanbul’a defalarca yazdı, cephede bir görev istedi.
İstediği görev ona, imparatorluğun kalbine giden kapıda verildi. Çanakkale Boğazı’nı geçen bir donanma İstanbul’un önüne çıkabilirdi; İstanbul düşerse savaş da, devlet de biterdi. Bu sayfa, o kapının önünde geçen on bir ayın sayfasıdır: denizde, kumsalda, siperlerde, sırtlarda.
Adı yeni konmuş bir tümen
20 Ocak 1915’te Yarbay Mustafa Kemal, Tekirdağ’da yeni kurulmakta olan 19. Tümen’in komutanlığına atandı.
Tümen ilk günlerde bir kâğıt üzerindeki addan ibaretti. Alaylar başka yerlerden geliyor, erler toplanıyor, eğitime yeni başlanıyordu. Mustafa Kemal bu birliği kendi eliyle yoğurdu: subaylarını tanıdı, erlerle aynı yolu yürüdü, tatbikatları kendisi yönetti.
Şubat sonunda tümen, Gelibolu Yarımadası’nın Boğaz kıyısındaki Maydos’a, bugünkü Eceabat’a taşındı. Karargâh biraz içerideki Bigalı köyüne yerleşti. Buradan hem Boğaz’ı hem de yarımadanın Ege’ye bakan batı kıyısını, Arıburnu ve Kabatepe’yi kollayabiliyordu.
Tümenin en güvendiği birliklerinden biri, Yarbay Hüseyin Avni Bey’in komutasındaki 57. Piyade Alayı’ydı.

Karanlıkta yirmi altı mayın
Şubat ayından beri İngiliz ve Fransız gemileri Boğaz’ın girişindeki tabyaları dövüyordu.
Bir gece, küçük bir mayın gemisi olan Nusret, ışıklarını söndürüp Erenköy Koyu’na süzüldü. Düşman gemilerinin dönüş yaptığı yere, kıyıya paralel bir sıra hâlinde yirmi altı mayın bıraktı ve sessizce geri döndü.
Kimse bu sıradan haberdar olmadı. On gün sonra, bu sessiz gecenin karşılığı alınacaktı.

Denizin geçilemediği gün
18 Mart sabahı İngiliz ve Fransız zırhlıları, Boğaz’ı zorla geçmek için büyük bir saldırıya başladı.
Kıyıdaki tabyalar saatlerce top ateşi altında kaldı. Topçular yaralandıkça yerlerine başkaları geçti. Anlatılana göre Rumeli Mecidiye Tabyası’nda vinci bozulan topun mermisini Seyit Onbaşı sırtında taşıyıp yerine sürdü; bu hikâye o günün bütün topçularının sembolü oldu.
Öğleden sonra Fransız zırhlısı Bouvet, Erenköy Koyu’nda bir mayına çarptı ve birkaç dakika içinde, mürettebatının çoğuyla birlikte battı. Ardından İngiliz zırhlıları Irresistible ve Ocean da mayınlara çarparak saf dışı kaldı ve battı. Başka gemiler ağır yara aldı.
Akşam olduğunda donanma geri çekildi. Boğaz geçilememişti.
18 Mart bir deniz ve kıyı topçusu zaferidir; Mustafa Kemal bu savaşta yer almadı. O sırada tümeniyle yarımadanın içinde, yaklaşan kara harekâtını bekliyordu. Ama 18 Mart, savaşın yönünü değiştirdi: Müttefikler artık Boğaz’ı karadan açmaya karar verdiler.

Bekleyiş
Beş hafta boyunca herkes aynı soruyu sordu: düşman nereye çıkacak?
Yarımadayı savunan 5. Ordu’nun komutanı Alman generali Liman von Sanders, asıl tehlikeyi kuzeyde, Saros Körfezi ve Bolayır tarafında görüyordu. Mustafa Kemal ise araziyi adım adım dolaşmış, kendi kanaatine varmıştı: düşman ya güneyde Seddülbahir’e ya da Kabatepe–Arıburnu kıyısına çıkacaktı; oradan yarımadanın sırtını tutmak isteyecekti.
Bu sırtın adı Kocaçimen’di; eteklerinde Conkbayırı uzanıyordu. Buraya hâkim olan, Boğaz’a da hâkim olurdu. Mustafa Kemal tümenini bu tepelerde sık sık tatbikata çıkardı. Erleri, birkaç hafta sonra hayatlarını verecekleri sırtları önceden tanıdılar.

Emir beklemeden
25 Nisan’ın ilk ışıklarıyla Avustralya ve Yeni Zelanda kolordusunun (ANZAK) askerleri Arıburnu kıyısına çıkmaya başladı. Aynı sabah İngilizler de güneyde Seddülbahir’e çıkıyordu.
Kıyıda bekleyen az sayıdaki Türk eri, bölükleri gelene kadar karşı koymaya çalıştı. 27. Alay da bulunduğu yerden kıyıya doğru yürüdü. Bigalı’daki karargâhta Mustafa Kemal, gelen haberlerden çıkarmanın büyük olduğunu ve düşmanın hedefinin Kocaçimen sırtı olduğunu anladı.
9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey, düşmana karşı ondan bir tabur göndermesini istemişti. Ama o, bir taburun yetmeyeceğini gördü. Üst makamın kesin emrini beklemeden 57. Alay’ı ve bir dağ bataryasını yanına alıp yola çıktı. Bu karar, sonradan bütün savaşın en kritik kararlarından biri sayılacaktı.
Tepelere doğru kendisi önde yürüdü. Yol, sık çalıların, dik yamaçların arasından geçiyordu. Erler arkasından koşarak geliyordu.
“Cephanemiz kalmadı”
Conkbayırı’na vardığında, kıyıdan geri çekilen bir grup erle karşılaştı.
Kendi anlatımına göre erlere neden kaçtıklarını sordu. “Düşman geliyor” dediler; arkalarından ilerleyen düşman askerlerini gösterdiler. Cephanelerinin bittiğini söylediler.
Mustafa Kemal onlara, cephaneleri yoksa süngüleri olduğunu söyledi. Süngü taktırdı ve yere yatırdı. Erlerin yere yattığını gören düşman askerleri de durup yere yattılar.
Bu birkaç dakika her şeydi. 57. Alay yetişti; düşmanın sırta tırmanışı tam o anda durduruldu. Mustafa Kemal sonradan, kazanılan bu zamanın kaderi belirlediğini anlatacaktı.

Taarruz değil
Alay toplanınca Mustafa Kemal komutanlara saldırı emrini verdi. Emrin içinde, Çanakkale’nin bütün anlamını taşıyan iki cümle vardı.
“Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.”
Mustafa Kemal · Ruşen Eşref’in mülakatı, 1918
Bu bir zalimlik değil, bir hesaptı ve bu hesabın en başında kendisi duruyordu. Kıyıya çıkan düşmanın sayısı çok fazlaydı; arkadan gelecek Türk kuvvetlerinin yetişmesi için saatler gerekiyordu. O saatleri satın alacak tek şey, tepeyi bırakmayan insanlardı.
57. Alay, o gün ve sonraki günlerde, Kanlısırt ile Conkbayırı arasındaki sırtlarda durmadan saldırdı. Düşman, hedefi olan Kocaçimen sırtına ulaşamadı. ANZAK askerleri kıyıya yakın dar bir alana sıkıştı ve savaşın sonuna kadar orada kaldı.
Bir alayın yokluğu
57. Alay, bu ilk günlerde subaylarının ve erlerinin çok büyük bölümünü kaybetti. Alay komutanı Hüseyin Avni Bey de ağustosta, cephede şehit düştü.
Kimin nerede düştüğü çoğu zaman bilinemedi; birçoğu bugün de adı bilinmeyen mezarlarda yatıyor. Sağ kalanlar da oldu. Bunların en bilineni Hüseyin Kaçmaz’dır; uzun bir ömür sürdü, 57. Alay’ın son tanıklarından biri olarak anıldı.
Bugün Conkbayırı yolunda, alayın şehitleri için yapılmış 57. Alay Şehitliği vardır. Ziyaretçiler orada, bir zamanlar bu sırtları tutan bir avuç insanın hikâyesini okur.
“Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.”
Mustafa Kemal, komutanlara · 25 Nisan 1915 · Ruşen Eşref’in mülakatı, 1918Büyük gece saldırısı
Mayıs ortasında yarımadaya yeni Türk tümenleri geldi. Amaç, ANZAK askerlerini denize dökmekti.
19 Mayıs’ın karanlığında binlerce Türk askeri düşman siperlerine doğru hücum etti. Ama karşıdaki siperler artık sağlamlaşmış, makineli tüfekler yerleşmişti. Saldırı birkaç saat içinde ağır kayıplarla durdu.
Sabah olduğunda iki siper arasındaki dar arazi, binlerce şehidin ve yaralının yattığı bir alana dönmüştü. Kimse kimseye ulaşamıyordu. Mayıs güneşi altında günlerce geçti.

Silahların sustuğu dokuz saat
24 Mayıs’ta iki taraf, ölülerini gömmek için birkaç saatlik bir ateşkes yaptı.
Sabahtan öğleden sonraya kadar süren bu sessizlikte, birkaç gün önce birbirine ateş eden askerler aynı toprağı kazdı. Türk ve ANZAK askerleri kendi ölülerini, bazen de karşı tarafın ölülerini gömdüler.
Tanıkların anlattığına göre bazı askerler birbirine sigara uzattı, işaretlerle konuştu. Akşam olunca herkes kendi siperine döndü ve savaş kaldığı yerden devam etti.
O gün, iki tarafın askerleri de karşılarındakinin kendileri gibi insanlar olduğunu gördü. Çanakkale’nin sonraki anılarında bu duygu hep yaşayacaktı.

Sekiz metrelik dünya
Bazı yerlerde iki tarafın siperleri arasında yalnızca birkaç adım vardı. Karşıdaki askerin öksürüğü duyulurdu.
Yaz geldiğinde sıcak, sinekler ve susuzluk savaşın kendisi kadar öldürücü oldu. İçme suyu taşınarak getiriliyor, yiyecek kıt geliyordu. Dizanteri ve tifo, mermiler kadar can aldı.
Mustafa Kemal bu aylarda siperlerin arasında yaşadı. Ön hattı sık sık dolaştı, erlerle aynı tehlikeyi paylaştı. Yandaki fotoğrafta onu bir siperin içinde, dürbünüyle karşı sırtlara bakarken görüyoruz.
Kanlısırt’ta, düşman siperlerine birkaç metre mesafede bulunan genç teğmen, 1915 sonbaharında her gün günlük tuttu. Sayfalarında yağmur ve çamur, bitmeyen nöbetler, birer birer kaybedilen arkadaşlar ve ailesine duyduğu özlem vardır. Günlük yıllar sonra yayımlandı ve siperdeki sıradan hayatın en dürüst tanıklıklarından biri sayıldı.

Albay
Arıburnu’ndaki başarısı karşılıksız kalmadı: 1 Haziran 1915’te albaylığa yükseltildi.
Ama bu aylar onun için yalnızca övgü ayları değildi. Üst komutanlarla, özellikle Alman subaylarla sık sık görüş ayrılığına düştü. Saldırıların nerede ve nasıl yapılacağı konusunda kendi kanaatini açıkça söylüyor, gerektiğinde istifa etmekten çekinmiyordu.
Arazinin her kıvrımını biliyordu. Düşmanın yeni bir çıkarmaya hazırlandığını, bu kez kuzeyde, Anafartalar ovası ve Suvla Koyu tarafına yöneleceğini düşünüyor; bunu üstlerine de bildiriyordu.

Cepheye gelen misafirler
O yaz İstanbul’dan yazar, şair ve ressamlardan oluşan bir heyet cepheyi ziyaret etti.
Mustafa Kemal onları tepelere çıkardı, dürbünle düşman mevzilerini gösterdi, savaşın nasıl geçtiğini anlattı. Başkentte yalnızca gazete haberlerinden bilinen savaş, bu insanların gözleri önünde gerçek bir yer, gerçek insanlar oldu.
16 Temmuz 1915 tarihli bir fotoğrafta onu komutan arkadaşlarıyla, tozlu bir meydanda görüyoruz. Yorgun ama dimdik bir yüz.

Anafartalar’ın komutanı
6 Ağustos gecesi beklenen oldu: İngilizler kuzeyde, Suvla Koyu’na yeni bir ordu çıkardı. Aynı anda Arıburnu’ndan Conkbayırı ve Kocaçimen’e doğru büyük bir saldırı başladı.
Birkaç gün içinde düşman, Conkbayırı’nın tepesine kadar yaklaştı. Türk hattı her yerden zorlanıyordu. Durum o kadar ağırdı ki 8 Ağustos’ta Liman von Sanders, Anafartalar bölgesindeki bütün kuvvetlerin komutasını Albay Mustafa Kemal’e verdi.
Mustafa Kemal ilk iş olarak Anafartalar’a yetişen birlikleri hemen saldırıya kaldırdı. 9 Ağustos’ta Suvla’dan ilerlemek isteyen düşman durduruldu. Şimdi sıra Conkbayırı’ndaydı.

Cebindeki saat
10 Ağustos sabahı, şafak sökmeden, Mustafa Kemal hücum edecek askerlerin önüne geçti.
Kendi anlatımına göre askerlere, düşmanı yeneceklerinden şüphe olmadığını, ama acele etmemelerini söyledi. Önce kendisi ileri gidecek; elindeki kırbaçla işaret verdiğinde hepsi birden atılacaklardı.
Saat dört buçukta işaret verildi. Türk askerleri Conkbayırı’nın tepesindeki İngiliz ve Yeni Zelanda birliklerinin üzerine yürüdü. Göğüs göğüse süren çarpışmanın sonunda tepe geri alındı. Düşman, bir daha Conkbayırı’nın zirvesine çıkamadı.
Çarpışma sürerken bir şarapnel parçası Mustafa Kemal’in göğsüne çarptı. Parça, cebindeki saate isabet etti ve saati paramparça etti.
Göğsünde hafif bir iz kaldı, ama yarası yoktu. “Vuruldunuz!” diyen subayın ağzını eliyle kapattı; böyle bir haberin askerin moralini bozmasını istemiyordu.
Anlatıldığına göre Mustafa Kemal parçalanan saati, hatıra olarak Liman von Sanders’e verdi; Liman von Sanders de karşılığında ona kendi altın saatini hediye etti. Çanakkale’de onun hayatını kurtaran saatin bugün nerede olduğu konusunda kaynaklar farklı şeyler söyler.

Kuzeydeki sırt
Conkbayırı’ndan birkaç gün sonra düşman, Suvla Koyu’nun kuzeyindeki Kireçtepe sırtına yüklendi.
Amaç, sırtı izleyerek Türk hattının arkasına dolanmaktı. Burada, aralarında jandarma birliklerinin de bulunduğu küçük Türk kuvvetleri sırtı tuttu. Dar, taşlık bir kayalıkta günlerce süren çarpışmaların sonunda düşman durduruldu.
Mustafa Kemal bütün Anafartalar cephesini aynı anda yönetiyordu. Bir yerden çektiği birliği başka bir yere yetiştiriyor, haritanın başında olduğu kadar tepelerde de dolaşıyordu.
Son büyük saldırı
21 Ağustos’ta İngilizler, Anafartalar ovasında son bir büyük saldırı denedi.
Çarpışmalar ovadaki çalılıkları ateşe verdi; yaralıların bir kısmı alevlerin arasında kaldı. Bu, iki taraf için de savaşın en acı günlerinden biri oldu.
Saldırı durduruldu. Ağustos’un sonunda Müttefiklerin yarımadayı ele geçirme umudu fiilen tükenmişti. Bundan sonra iki ordu, aylarca, birbirine çok yakın siperlerde beklemeye başladı.
Anafartalar’ın komutanı artık İstanbul gazetelerinde, halkın dilinde bir isimdi. Halk ona “Anafartalar Kahramanı” demeye başlamıştı.
Sonbahar ve kar
Sonbahar geldiğinde siperlerde savaş, sabır ve dayanıklılık savaşına dönüştü.
Yağmurlar siperleri çamura boğdu. Kasım sonunda yarımadaya şiddetli bir fırtına ve ardından kar geldi. Selin bastığı siperlerde, iki tarafta da askerler soğuktan donarak hayatını kaybetti; birçoğunun elleri, ayakları dondu.
Mustafa Kemal bu aylarda ağır bir yorgunluk ve hastalıkla mücadele ediyordu. 10 Aralık 1915’te izin alarak cepheden ayrıldı ve İstanbul’a döndü. Anafartalar Grubu’nun komutasını Fevzi Bey’e (Çakmak) devretti.

Sessiz gidiş
Müttefikler sonunda yarımadadan çekilmeye karar verdiler.
Çekilme büyük bir gizlilik içinde yapıldı. Siperlerde ateş edilmeye devam ediliyormuş gibi görünmesi için kendi kendine ateşlenen tüfekler kuruldu. 19–20 Aralık gecesi Arıburnu ve Suvla boşaltıldı. Geride kalan depolar yakıldı.
8–9 Ocak 1916 gecesi son İngiliz askerleri de Seddülbahir’den ayrıldı. Sekiz buçuk ay süren Çanakkale kara savaşları sona ermişti.
Boğaz geçilememiş, İstanbul düşmemişti.

Toprağa düşenler
Çanakkale’nin bedeli, iki taraf için de korkunç oldu.
Ölü, yaralı, hasta ve kayıplarla birlikte her iki tarafın kaybı, ayrı ayrı iki yüz bini aşar. Türk tarafında hayatını kaybedenlerin sayısı genellikle elli bini aşkın olarak verilir. Müttefik tarafında İngiltere’den, Fransa’dan, Avustralya’dan, Yeni Zelanda’dan, Hindistan’dan, Kuzey Afrika’dan, Newfoundland’dan gelen on binlerce asker bu toprakta kaldı. Kesin rakamlar kaynaktan kaynağa değişir; değişmeyen, her rakamın arkasında bir insanın, bir ailenin olmasıdır.
Bugün Gelibolu Yarımadası, iki tarafın şehitlikleri ve mezarlıklarıyla bir anma yeridir. Türk şehitliklerinin yanında, birkaç yüz metre ötede Müttefik askerlerinin mezarları vardır. Her yıl 18 Mart’ta ve 25 Nisan’da, bir zamanlar birbirine ateş eden milletlerin torunları aynı tepelerde sessizce bir araya gelir.
Müttefik saflarında savaşan askerlerin önemli bir kısmı, o günün büyük imparatorluklarının sömürgelerinden ve dominyonlarından, evlerinden binlerce kilometre uzağa getirilmişti. İki yandaki analar için acı aynıydı. Yıllar sonra Arıburnu’ndaki koya, “uzak diyarlardaki analara” seslenen sözler kazınacaktı.
Geçilmeyen yer
Çanakkale, yüzyıldır yenilgiler, kayıplar, toprak kaybı yaşayan bir milletin yeniden kendine güvendiği yer oldu.
Balkanlar’da Selanik gitmiş, ordu dağılmıştı. Çanakkale’de ise Anadolu’nun, Rumeli’nin, Arap topraklarının her köşesinden gelen erler, en güçlü donanmalara ve ordulara karşı durmuş, durdurmuştu. Bu duygu, birkaç yıl sonra Anadolu’da başlayacak mücadelenin derin köklerinden biri olacaktı.
Mustafa Kemal için de Çanakkale bir dönüm noktasıydı. Buraya adı pek bilinmeyen bir yarbay olarak gelmişti; buradan, askerlerinin ve halkın güvenini kazanmış bir komutan olarak ayrıldı. Kendine olan inancı ve insanların ona olan inancı, burada, bu tepelerde doğdu.
Ama önünde daha uzun ve daha karanlık bir yol vardı. Savaş bitmemişti; imparatorluğun çöküşü de.
